Source Code

Source Code (Yaşam Şifresi) bilim kurgu – fantastik film severlerin hemen tutunacağı, seveceği bir film. Konusunu ilk okuduğumda, tam bana göre bir film demiştim, izledikten sonra da yanılmadığımı anladım.

Filmin başında trende oturan iki kişiyi izliyoruz. Adam sanki neden orada olduğunu bilmez bir halde etrafa garip gözlerle bakıyor. Karşısında çok güzel bir kadın ona çok samimi davranıyor fakat o bütün bunlara bir anlam veremiyor. O ABD Ordusunda Afganistan’da savaşan Colter Stevens’tır ve son hatırladığı birliği ile birlikte bir savaşta olduğudur. Etrafta olup biteni izlerken yaklaşık 8 dakika sonra büyük bir patlama olur, herşey dağılırken Colter kendini ürkmüş bir şekilde bir kapsülün içinde bulur. Karşısında bir ekran vardır, bir görev gibidir ve ekrandaki kadınla konuşmaya başlar. Uzun süre inanmakta güçlük çeker fakat yeni bir teknoloji ile trende bir başka adamın bedenine girmiş ve 8 dakika sonra olacağı bilinen patlamadan kimin sorumlu olduğunu bulmakla görevlidir. Önemli bir ayrıntı daha vardır, ne yapsa da, o 8 dakika sonraki patlamayı değiştiremeyecek, o trendeki insanları “kurtaramayacaktır.”

Filmin ilerleyişindeki gelişmeleri burada anlatmayacağım fakat, rahatlıkla filmin sonuna kadar heyecanla izlediğimi ve filmin sonunun da beni ziyadesiyle tatmin ettiğini söylemeliyim. Kahramanımızın o 8 dakikaya her dönüşündeki farklı misyonu, zaman üzerine düşünceleri ve ona yardım eden Goodwin’le (ekrandaki kadın) diyalogları, umutsuzca her geri dönüşünde yakalayacağı ipuçlarını takip etmek beni keyiflendirdi. Ayrıca Jake Gyllenhaal çok iyi bir oyun sergiliyor, depresyonda olduğu kesin olan, adeta bir kümese tıkılmış ve her geri dönüşünde ölen kahramanımızı bize çok derinlikli yansıtıyor.

Zaman yolculuğu sinemada çok kullanıldı, insanı bir sarmal düşünceye sokar ama izlenmesi ve hayal etmesi çok güzeldir. Alternatif gerçeklikler üzerine düşünürüz, kendi hayatımızdaki önemli anları hatırlarız. Yaşamın bilebildiğimiz kadarıyla sadece ileriye doğru giden ve geri dönüşü olmayan bir dönem olduğunu hatırlarız, her anımızın kıymetini bilelim gibi de bir ana fikri olur. Bu film de sonunda buna yakın bir noktaya gelse de, bu temel gerçeği ifade etmesi, hikayesi ve sonu hoş bir izlenceyle olmuş, bilim kurgu sevenlere tavsiye ediyorum.

, , , ,

Yorum yapın

Kaybedenler Kulübü

Kaybedenler Kulübü filmini DVD’de yakalayabildim, genel olarak çok beğendim. Öncelikle konu efsane radyo Kent FM’de gece yarıları kafalarına göre, kimseyi pek takmayarak program yapan iki adam üzerine yoğunlaşmış. Kısa sürede para almadan, keyiflerine göre yaptıkları programa olan ilginin artışını izliyorlar, kendilerinden taviz vermeden nereye kadar gidilebileceğini de test ediyorlar durmadan… Derken bunlardan biri aşık oluyor, ve asi radyocu tavrıyla, birine kendini adama tavrı arasında kalıyor, film bir taraftan bu iki adamın dostluğunu anlatırken bir taraftan da bu aşk hikayesini izliyoruz.

Film izlerken akıp gidiyor, bunun önemli bir sebebi, ilk dakikalardan itibaren izleyiciyi orjinal ve uçta bir radyo programının içine sokması… Radyonun büyüsü hemen sizi sarıyor. Gelen dinleyici telefonları, umursamaz tavır, ilginç diyaloglar merakımızı cezbediyor. Filmin bundan sonraki başarısı, bu ilgiyi hep ayakta tutmayı başarması. Radyo programı ilerledikçe kahramanlarımızın radyo dışındaki hayatlarını da izliyoruz. Hiçbir kadına bağlanmadan gecelik ilişkiler yaşıyorlar, pek kimseyi kafalarına takmıyorlar, radyoya gelince de telefonlara “Sizinle yatmış mıydık?” diye cevap veriyorlar.

O zaman da bu zaman da medyada, kitlelerin ilgisini çekmek üzerine yapılan işlerde başarı kriteri “samimiyet”… Bu tabii sadece sesleri duyduğumuz radyoda daha net hissedilebiliyor. Yine son yıllarda kitlelere ulaşmış, sosyal medyada ses getirmiş işlere baktığımızda bu samimiyet, gerçekçilik, içtenlik öğesi öne çıkıyor. (Behzat Ç gibi)

Aslında Kaan’ın (Nejat İşler) Zeynep’le (Ahu Türkpençe) tanışmasıyla filme bir empati boyutu ekleniyor. Böyle referanssız bir hayat yaşarken aşık olup, bundan sonra ne olacak sorusunu kim sormamıştır ki? Kimseye karşı sorumluluk hissetmek güzeldir, ama bir sonu vardır. Ve birçok insan aşık olunca bu ikilemi yaşar. Film bu ikilemi çok güzel yansıtmış. Nejat İşler karakterin hakkını vermiş, bazı sahnelerde içimizi sızlatıyor.

Hikaye gerçekçi, karakterler gerçek hayattan ve izlettiği hayat kesiti hepimizin hayatında olabilecek gerçek bir süreç… Oyunculuklar, yapım ve yönetmenlik birinci sınıf… Arada komedi öğeleri de güzel serpiştirilmiş.

Yalnızlık üzerine bir manifesto sanki… Yalnız olmanın anlamı üzerine de insanı düşündürtüyor. Biriyle birlikteyken de yalnız olma hissini de yaşatıyor. “Sen gitme dersen gitmem” cümlesi de beynimize kazınıyor…

Şiddetle öneriyorum. DVD’sini alalım, emeğe saygı gösterelim. Sound track albümünü de unutmayalım, zevkle dinlenebilecek kaliteli bir seçki olmuş.

, , , , , ,

Yorum yapın

Cliente

Cliente (2008) ilginç bir konu altyapısıyla yola çıkıp, sonuna kadar klişelere sapmadan anlatılmış, derli toplu bir hikayenin filmi… Fransız sinemasına ait tipik özellikleri de çokça görebildiğimiz gibi, insana zor sorular sordurup düşündürmeyi başarabiliyor.

Marco para sıkıntısı olan, bir ortağıyla boyacılık yapan genç ve yakışıklı bir adamdır. Eşinin kuaför salonuyla ilgili bir para sorunu ortaya çıkınca, kendini Patrick ismiyle paralı hanımlara ulaşılabilir kılar ve para karşılığı onlarla ilişkiye girmeye başlar. Judith de, 50′li yaşlarının başlarında, iyi bir işi olan, son derece alımlı bir kadındır ve yaklaşık 2 senedir duygusal olarak bağlanmadan genç adamlarla para karşılığı birlikte olmaktadır. Judith ile Patrick’in yolları kesişir, düzenli olarak birlikte olmaya başlarlar. Marco’nun eşinin Patrick’i keşfetmesi ve Judith ile tanışması ile işler karmaşık bir hale gelir.

Film birçok Fransız filmi gibi, gerçeklik duygusunu vermeyi iyi başarmış. Özellikle Marco’nun ek mesleğini eşinin öğrenmesinden sonra, olaylar heyecanla devam ediyor. Bu süreçte bir taraftan Marco’yu anlamaya çalışıyoruz, bir taraftan da eşinin tepkisini görüyoruz. Bu iş para için yapılıyor, fakat neden gizli? Sadece para içinse, neden Judith’e fazla ilgisi var Marco’nun? Judith umursamaz gibi görünse de, Marco’ya farklı duygular mı beslemeye başlıyor? İki kadının tanışması işi nereye vardırır? Bu sorular izlerken ortaya çıkıyor ve ilgiyi ayakta tutarak filmi sona götürüyor.

Marco’nun karısının Judith’i ziyaret ederek, kocasının onunla birlikte olma saatleriyle ilgili pazarlık yaptığı sahne belki de hayatımın en absürd diyaloglarından biriydi.

Bu tür bir hikayede bildiğimiz tarz klişelerde o iki kadın aslında hiç karşılaşmaz, aradaki erkeğin dramına, ve işin aslını öğrenen eşe odaklanırdı filmler, burada olayın diğer yönlerini de görme fırsatımız oluyor, para karşılığı cinselliği sorguluyoruz, hatta Marco’yu haklı gördüğümüz de oluyor. Yeni sorular sorduran, tartıştıran bir film Cliente.

Judith ve Marco rolleri çok iyi oynanmış, bir iki yan hikayeyle de desteklenen ana meselenin çözümü ile de film tamamlanmış, tavsiye ediyorum.

, , , ,

Yorum yapın

Çoğunluk

Çoğunluk filmi bana çok yoğun bir “gerçeklik” duygusu verdi. Yönetmen Seren Yüce Türkiye’de 2000′li yılların başında büyük şehirde yaşamakta olan, bağlantılarıyla yolunu bulan, polisten rapor değiştirten, çocuklarının iyiliğini düşünen ama bunu kendi bakış açısıyla ve sertlikle yapan, annenin tamamen klasik bir konumunun olduğu, kendine benzemeyenle ilişkiye girmemeye çalışan Türk ailesinin yaklaşık 3-4 aylık yaşamını bize 2 saatte anlatmış. Gerçeklik duygusundan bahsettim, neredeyse gerçekte olamayacak, mantıksız bir karakter yok, her karakterde yaşayan gerçek insanlardan bildiğimiz tatları bulabiliriz. Bir taraftan ailemizin kişisel sıkıntıları, ailevi ilişki bozukluklarını görürken, bir taraftan da “çoğunluktan” olmayan toplum kesimlerini de tanıyoruz. Yakışıklı bir erkekle evlenme hayali kuran, üniversitede kayıtlı olmasına rağmen devam edemeyen, ekonomik sorunların ezdiği, iki oda küçük bir dairede iki arkadaşıyla yaşayan kızı da tanıyoruz.

Filmde beni etkileyen hiçbir klişe görmemem oldu. Filmde aslında bir kahraman yok, büyük iniş çıkışlar yok, özellikle filmin sonunda mutlu bitme telaşı yok. Mertkan’ın sevdiği kız için cesaretini toplayamaması, babasına karşı çıkamayışını acı içinde izliyoruz. Birden dönüp sevgilisini aradığında geç kaldığını anlıyor, ama, eyleme geçmiyor. Bu bu dönemde “çoğunluğun” duyarlığını kaybetmesinin bir örneği… Filmde bu tür başka örnekler de yaşanıyor. Örneğin, taksi şoförü ile yaşanan hikaye bunlardan biri… Taksi şoförü Mertkan’ın fütursuzluğun kurbanı olarak bir trafik kazasının mağduru oluyor, sonra Mertkan’ın babası ile muhatap olmak zorunda kalıyor. Hakkını alamadan, mağduriyeti giderilmeden sokağa atılıyor. Adam ofisten kovulduktan hemen sonra, hüzünle çayını içerken Mertkan onun önünden geçiyor, önce yanına gitmek istiyor, ama sonra “aman boşver” türü bir yüz ifadesiyle yürümeye devam ediyor. Bu küçük sahne, son dönemde çoğunluğun azınlığa, güçlünün zayıfa duyarlığının azalmasının muhteşem bir ifadesi olmuş. Daha sonraki bir sahnede Mertkan’ın bu taksi şoförüne sarılıp hıçkırıklara boğulması da belki tüm çoğunluğun içini dökme ağlamasıydı. Çoğunluk efeleniyor, kendini böyle ifade ediyor, ve ne yazık ki Türkiye’de geçerli olan tavır bu. Çoğunluk böyle.

Filmde bir ifade bütünlüğü var, görsellik buna uyumlu olarak kotarılmış. Yüzler gerçek hayattaki gibi soluk, Mertkan’ın kız arkadaşı Gül kıyafetleri, soluk ifadesiyle müthiş bir uyum içinde. Her üç oyuncu da çok ikna edici bir performans gösteriyorlar. Mertkan’ı canlandıran Bartu Küçükçağlayan role gerçekten çok uymuş, o bira taraftan hüzünlü, dertli, bir taraftan da umursamaz babası zengin cahil genç adamı çok iyi canlandırmış. Çoğunluğun ifade tarzını, bakış açısını, iki yüzlülüğünü çok iyi yansıtmış. Baba rolünde Settar Tanrıöğen değerlerine bağlı, hoyrat, hep gördüğümüz ama belki bu kadar yakından tanımadığımız adamı çok güzel yansıtmış. Az konuşarak, tavırlarla, birden bire sertleşip yumruk yumruğa kavga ederek, oğluyla olan meseleleri kısa bir “o kızdan kurtul, gözüm tutmadı, bunlar memleketi bölmek istiyorlar”a dönüştürerek bize bu tipi gösteriyor. Gül’ü oynayan Esme Madra ise bu kuru güzelliği yansıtmış, Mertkan’a “seni hiç sıkmıyorum ama” derken onunla birlikte bu çoğunluğun hoyratlığına yenik düşen insanların duygusuna ortak olduk.

Filmi izlemenizi ve tartışmanızı öneriyorum, zira bizi anlatıyor.

, , , ,

Yorum yapın

Film izleme zevkinizi ikiye katlayın!

Geçen pazar Garanti Emeklilik‘in organizasyonu ile, “Film izleme zevkinizi ikiye katlayın” adıyla bir seminere katıldım. Seminer Zeyno Film‘in sahibi Zeynep Özbatur Atakan tarafından verildi. Kendisi Nuri Bilge Ceylan ile çalışan bir yapımcı ve Türk sinema sektöründe uzun yıllardır kendini ispatlamış bir profesyonel. Kendisi sinema ile amatör düzeyde ilgilenen 5 kişiye 4 saat boyunca sinema sanatı, tarihi, ABD ve Avrupa sinema sektörlerinin gelişimi ve farkları, film analizi, kolektif bir iş olarak sinema konularında bilgiler verdi, örnekler ve anektodlar anlattı. Seminerin son bölümünde de Yılmaz Erdoğan’ın “Neşeli Hayat” filminin analizini yaptık hep birlikte.

Bu benim için çok hoş geçen öğleden sonrası sırasında aldığım bazı notları burada paylaşmak istiyorum. Bundan sonra yazacağım yazılarda çok faydasını göreceğime eminim.

Filmler hayatlarımızın bir küçük kesitini verme amacıyla yapılmış sanat eserleridir. Filmi içselleştirmemiz çok önemlidir, bu filmin içine girmemize de yardımcı olur. Ayrıca, yönetmenin bizi ne kadar “kandırabildiğinin” de bir göstergesidir. Bir filmi izledikten sonra sadece beynimizde analiz isteği doğuruyorsa, kalbimize iz bırakmadıysa başarılı sayılmaz. Önerim önce filmin kalbimizde bıraktığı izi takip etmek, sonra analitik yaklaşmak…

Filmin hedefini anlamak başlangıç için güzel bir nokta… Film ne için yapılmış? Amacına ulaşmış mı? Etkileri ilk anda planlandığı gibi mi? Ticari olarak doğru konumlanmış mı? “Gişe” filmiyse başarısı ne düzeyde? Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar filmi genel anlamda değerlendirmemize yardımcı olur.

Sonra yönetmenin dünyasına bakmalıyız. Sinema yönetmenin bir sanat eseridir. Tüm içerik, sanat yönetimi, görüntü yönetimi, oyuncular, müzik kullanımı, kurgu, hikaye yönetmenin kontrolü altındadır. Bu bağlamda yönetmenin kendine has & filme has bir dünya yaratmış olup olmadığını izlemek ve anlamaya çalışmak çok değerlidir. Bu aşamada yönetmenin yaratıcılık derecesini ve potansiyelini de değerlendirebiliriz. Özgün ne var? Hikaye nasıl oluşturulmuş? Nerede fark yaratmaya çalışmış? Seyirci ile ilişkisi nasıl? Karakterlerin gerçekliği ne düzeyde? Bu sorular da bizi bir derece ileri götürerek yönetmeni değerlendirmemizi sağlar…

Sonra senaryoya bakalım… Karakterler, olay örgüsü burada devreye giriyor… Özgünlük yine önemli bir kriter. Gerçekçilik, akıcılık, çatışma ve final dikkat edebileceğimiz özellikler ve bölümler. Senaryo saçma mı? Hiç olmaz böyle bir şey duygusuna kapılıyor muyuz?

Bir sonraki aşamada, bu ana kadar söylediklerimizin ışığında oyunculuklara, sanat yönetmenine, müzik ve efekt kullanımına bakabiliriz. Oyuncularla ilgili kişisel değil role ve senaryoya odaklı değerlendirme yapmak önem kazanıyor. Çok iyi oyuncular kötü bir yönetmen ve senaryoyu kurtaramazken, vasat oyuncular iyi yönetildiklerinde çok iyi performans gösterebiliyorlar. Bunun tersi de olabilir, bu bölümü de sinemanın bir yönetmen eseri olduğunu unutmadan değerlendiriyoruz.

Tüm bu ayrıntılar bir yana, film bizi hayattan iki saatliğine koparabilmiş mi, bence bu çok önemli… Hep aklımız ayrıntılara, analize kaymış, biz filmin içine girememiş miyiz? Filmin sonunda bir duygu yoğunluğu yaşamış mıyız? Hayatımızdaki bir sahneye, bir soruna, bir aşka, bir olaya “dokunmuş” mu? Bizi başka hikayelere, başka referanslara götürmüş mü? Paylaşma isteği yaratmış mı?

Sinema dolu günler!

, , , , , , , , ,

Yorum yapın

Başka Dilde Aşk

“Başka Dilde Aşk” süratli girişiyle ve merak uyandıran bir temel öykü yapısıyla izleyiciyi hemen sarıveren bir film… Öykü kısaca, sağır – dilsiz olan Onur’un bir partide tesadüfen Zeynep’le tanışması, bir gecelik sevişme sonrasında birbirlerine tutkuyla bağlanmaları ve iletişim sorunu üzerinden gelişen ilişkileri şeklinde özetlenebilir. Ancak bu öykünün etrafında senaristlerimiz güçlü yan öyküleri de ustalıkla anlatmayı başarmışlar. Onur’un Galatasaray Kürek takımındaki mücadelesi, Zeynep ve arkadaşlarının çağrı merkezindeki kötü çalışma koşullarına karşı direnişleri, Onur’un ev sahiplerinin yaşanan bir vahşi saldırı sonucunda mahvolan hayatlarının anlatılması, Onur’un annesi ile ilişkisi bu yan hikayeler ve hepsini ayrı bir öykü olarak hatırlayabiliyoruz.

Filmde öyküden kaynaklanan iki önemli ve zor rol var, ve iki genç oyuncu bu rollerin hakkını çok iyi vermişler. Mert Fırat Onur karakterine hayat verirken harika bir oyunculuk gösterisi sunmuş. Duygularını kelimelere dökememenin verdiği o ıstırabı Mert’in üzgün yüzünden ve mimiklerinden izlemek bir zevk. Filmin sonlarına doğru, artık Onur’un kendini ifade etme biçimi olarak işaret dilini kullandığı ve gerçekten artık nasıl ifade edildiğinin değil, ne söylediğine dikkat kesildiğimiz sahnelerde oyuncu çok başarılı. Yıllarca konuşma alıştırması yapmış olmasına rağmen sevdiği kıza bir şey söyleyemiyor, yine kötü bakılacağından endişe ediyor. Etrafında olup bitenleri tam anlayamamasından kaynaklanan bir asabiyet sorunu var ve bu da onun başını derde sokuyor. Zeynep için büyük fedakarlıklar yapmış olmasına rağmen, bu asabiyeti onu mutsuz edecektir.

Zeynep rolünde Saadet Aksoy da son derece akıcı bir oyunculuk gösteriyor. Özellikle inandırıcılık sorunu olması halinde seyircinin hemen kaçabileceği riskli bir rolü üstlenmiş, izleyiciyi filme bağlarken, Onur’u da kendine bağlıyor.

Lale Mansur kısa sayılabilecek rolünde çok başarılı. Özellikle oğlu Onur ile yüzleştikleri, eskiyi tartıştıkları, Onur’un isyanının yaşandığı sahnede ustalığını konuşturmuş. Oğlunu korumak isteyen anne rolünde, bildiğimiz bir davranışı gösterse de, erkek evlat sahibi annelerin duygularına tercüman oluyor. Kimi anne oğlunun çalışma yaşamında ortaya çıkabilecek utançlardan sakınması için çabalar, kimi eşi veya sevgilisiyle ilişkisine bu sebepten dahil olur, kimi de bu filmdeki gibi, bir engeli dolayısıyla üzülmemesi için etkin olmaya çalışır. Bu anne duygusundaki paralelliği görmek açısından Onur’un annesiyle ilişkisini izlemek ilginç bir deneyimdi.

Filmi çok başarılı buldum, hikayeler belli, derli toplu, senaryo değişik oyunculuklara yol açmış ve oyuncular da bu fırsatı çok iyi kullanmışlar, izlemesi rahat ve sonunda birçok yeni düşünceye yol açıyor. Herkese tavsiye ederim.

, , ,

Yorum yapın

Arıköy’de sinema kulübü

Arıköy sitesi sosyal tesisi içinde sinema kulübü kurduk, her cumartesi gecesi film gösterimleri yapıyoruz, şimdilik filmleri ben seçiyorum. İlk hafta “Dokunulmazlar”ı, ikinci hafta “Onurlu bir Adam”ı seyrettik.

http://goo.gl/7TZjr

 

, , ,

Yorum yapın

Memento

Memento filmini yeniden izledim. İlk izleyişimde takip edememiştim, midem bulanmıştı. Bu izleyişimde tüm karmaşayı henüz çözmemiş olsam da öyküyü biraz daha anladım, filmin önemini de kavrama yoluna girdim.

Memento’nun önemi nedir? Son derece ilginç bir fikirden yola çıkması mı? Kurgusu mu? Değişik çekim teknikleriyle derdini anlatmaya çalışması mı? Oyuncuları mı yoksa bu tür konuları gerçekten bir bulmaca gibi ele alıp bize tüm filmlerini izlettiren yönetmen Nolan mı? Hepsi olabilir, hangisinin seçileceği kişiye göre değişebilir.

Christopher Nolan‘ın kardeşi Esquire dergisine bir yazı yazar. Bu kısa süreli hafızası olmayan bir adamla ilgilidir. (Leonard) Bunu abisine anlatır, bir senaryo çalışması başlar. Konunun daha sinemavari olması için, bu kısa süreli hafızası olmayan adamın karısının öldürülmüş olduğu ve bu zavallı adamın karısını aradığı gibi bir öykü düşünülür. Bu karmaşa yetmezmiş gibi, bir de film daha önce hiç görülmemiş bir biçimde baştan sona doğru tersine gösterilir. Her sahnenin son birkaç saniyesi daha önce izlediğimiz sahnenin başlangıcıdır, böylece parçalar birbirine sıkı sıkıya tutunur. Hiçbir sahne kesilip atılamaz. İlk sahnede Teddy karakterinin ölümünü görürüz, ama film ilerledikçe, Leonard’ın bu yola nasıl çıktığını ve hatta karısına ve kendisine yapılan saldırının ayrıntılarını merak etmeye başlarız. Herşey aynı kalsaydı da film baştan sona doğrusal olarak ilerleseydi, Teddy’nin ölümü o kadar da ilginç, süprizli bir son olmayacaktı. Hikaye ilerledikçe (geriye gittikçe) Leonard’ın her anlatılan parçaya nasıl geldiği, Palaroid makinası ile çektiği resimlerin arkasında, onun için hayati olan notları nasıl yazdığını görüyoruz. Böylece gizem son ana kadar devam ediyor.

Tüm ekip, filmin bu karmaşık yapısının izleyiciyi korkutmaması için bayağı kafa yormuş. Özellikle filmin ilk üç sahnesi insanı bir anda filmin içine sokuyor, ve aslında bu sahnelerin anlamını fazla düşünemeden filmi takip edip anlamaya çalışıyorsunuz. İlk sahnede Teddy’nin öldürülüşünü kamerayı ters döndürerek izliyoruz. Bu aslında filmin tümü hakkında da bize fikir veriyor. (Biz filmi tersten gösteriyoruz) Hemen sonra siyah beyaz bölüm başlıyor. Burada bir belgesel izler gibi, Leonard’ın sesinden hikayenin arka planını izliyoruz, aslında dinliyoruz. Siyah beyaz sahneler ileri doğru gidiyor ve son bölüm hariç bir motel odasında geçiyor. Üçüncü sahne ise ilk sahnede gördüğümüz cinayetin hemen 4 dakika öncesini bize gösteriyor. Bu sahne sonunda filmin ifade biçimini de anlamış oluyoruz. Aynı dikkati gösteren izleyiciler, bölümler ilerledikçe daha önce olanlardan hiç haberi olmayan Leonard’ın kimler tarafından nasıl kullanıldığını, kimin kötü adam olabileceğini ve ilk anda belli olmasa da tüm olayın uyuşturucu satışı, para ve darpa gidişini izliyorlar.

Memento sinema tarihinde yerini almış bir eser, bir ayda çekimi tamamlanmış bir başyapıt. Ana karakteri canlandıran Guy Pearce bir taraftan yaşadıklarını notlara ve vücuduna yazma çabası içindeyken, bir taraftan da derin bir depresyonla karısını arayan adamın sıkışıklığını harika canlandırmış. Kendi içinde bir disiplinle sorunu çözebileceğini düşünen bu adam, yaşadığı anlık olaylardaki izlenimlerini Paloroid resimlerin arkasına yazıyor, ve unuttuktan sonra da bu notlara güvenerek tüm parçaları bir araya getirmeye çalışıyor. Matrix filmiyle ünlenen Carrie Anne Moss da bu filmde Natalie’yi canlandırıyor, birden bire Leonard’ın hayatına giren ve ona yardım eden Natalie.

İzlemediyseniz bir kaç kez izlemenizi öneriyorum.

, , , ,

Yorum yapın

Soul kitchen

Fatih Akın’ın son filmi Soul Kitchen‘i izledim, diğer filmleri gibi bunu da beğendim. Bence ilginç olan yönetmenin gelişimini fark etmem oldu. Tüm filmografisine baktığımızda, Fatih Akın’ın belli temaları işlediğini görürüz, yabancı ailelerin insanların dramları, özellikle Akdeniz ülkelerinden soğuk Almanya’ya gelen göçmenlerin sorunları, toplumda pek tutunamamış insanların hikayeleri, dışlanmışlık hikayeleri… Soul Kitchen’da farklı gördüğüm, ana karakterlerin artık topluma kendilerini kabul ettirme çabalarının sonuca varması, sonunda “sisteme” karşı zafer kazanmaları, kendi ortamları, kendi mekanlarında çok da mutlu olunabileceğini göstermeleri oldu.

Soul kitchen’ın hikayesi Hamburg’da geçiyor. Fatih Akın da Hamburg’lu, bunu filmde hissettiriyor. Kamerasını dolaştırdığı birçok mekanı yerli Hamburg’luların bile bilmediklerine eminim. Bir restoran sahibi Yunanlı göçmen bir taraftan kariyerinin peşinde Asya’ya gitmekte olan kız arkadaşı ile ilişkisini düzene koymaya çalışırken bir yandan da hapishaneden şartlı salıverilen abisinin “çalma” hastalığıyla boğuşmak zorunda kalır. Bir de restoranın bulunduğu arsayı satın almak için uğraşan üçkağıtçı bir Alman vardır. Filme girip çıkan karakterlerin çokluğu, aslında kısa bir sürede birçok küçük hikaye anlatmak istemesinden kaynaklanıyor Fatih Akın’ın…

Filmde bazı anlarda, o ana kadar olan olayları unuttum. Önceki birkaç sahneyi düşünebildim, o anki sahneye odaklandım. Restorandaki dansları, arkadaşlık ortamını, durumu kötüleşse de ayakta kalan Yunanlı ana karakteri izledim. Bu duyguyu verebilmesi bence Fatih Akın’ın ustalaştığının önemli bir göstergesi, bazen 10 dakika filmin hikayesinden koptuğu oldu, ama o 10 dakikada da çok zevk alınarak izlenebiliyor ve hikayeye dönmek de süratle olabiliyor.

Bir de, hoşuma giden diğer taraf, filmin kafamızdaki senaryo klişelerinin dışına çıkabilmesi. Bir taraftan işler ne zaman düzelecek diye beklerken, bir taraftan da o anki durumun sebebini, kimin kime kazık attığını ve durumun ne denli geri dönülemez olduğunu izliyorsunuz. Böylece, bir an karamsarlığa kapılırken, birkaç sahne sonra alakasız bir romantik anla film başka bir çehreye bürünüyor.

Birol Ünel’in oyunculuğu etkileyici. Almancası daha akıcı ve kendini daha rahat hissediyor, bu rol de ona inanılmaz uymuş, döktürüyor.

Soul kitchen bence Fatih Akın’ın ustalık dönemi eseri. Kah neşeli, kah hüzünlü, bazen de macera filmi tadında, izleyiciyi sürükleyerek sona götüren, götürürken de “anı yaşatan” bir film. Şiddetle tavsiye ederim.

, , ,

Yorum yapın

Once – Harika bir müzikal

Genel olarak müzikallerle aramız pek yoktur. Çok iz bırakmış, şarkılarını bile ezberlediklerimiz hariç tabii… Sanki bu tür, şarkılar içinde kaybolan filmleri hatırlatır bize… Ana karakterlerini beğeniyorsak, ve filmin sonlarına doğru aşkları ilerleyecekse, aradaki şarkılara da “tahammül ederiz”, mesela “music and lyrics” filminde olduğu gibi… Ama onda da bir romantik komedi formülasyonu vardır, romantizmin ilerleyişini sanki içimizden biliyoruz gibidir.

Once bu tanımların dışında bir film. Son derece sakin ilerliyor. Bir sokak şarkıcısı ile tanışıyoruz önce. Gündüzleri herkesin beğeneceği popüler şarkılar çalarken, gece ilerledikçe kendini de eğlendirmek için kendi bestelerini söylemektedir. İlk 20 dakikasına izin verirseniz, filmin sizi bambaşka noktalara götürebileceğine inanabilirsiniz. Kendi halinde sokak şarkıcımız bir gün yine sokakta gül satmakta olan bir kızla tanışır, adamın söylediği şarkılarla ilgilenmektedir. Kısa bir sohbetten sonra bir bağlantı daha ortaya çıkar, adamımız babasının elektrikli süpürge tamiratı yapan dükkanı dolayısıyla, kızın bozuk ama Dublin caddelerinde sürüklenerek gezebilen elektrikli süpürgesini tamir edecektir.

Kız da piyano çalmaktadır, hatta, piyano satan bir mağaza ona alıştırma yapma şansı vermektedir. (ne hoş!) Oraya birlikte gittiklerinde, kız piyanosuyla ilk notaları çalarken adam hayranlıkla onu izler. Sonra kızın ricasıyla adamımız da son bestelerinden birini patlatır. Bu arada, şarkılar gerçekten harika, boşuna Oscar almamış!

Film sakince ilerlerken, kızın hayatıyla ilgili yeni ayrıntıları öğreniriz. Annesiyle göçmen olarak yaşamaktadır, Çek Cumhuriyetinden gelmiştir, bir kızı vardır, evlidir ama kocası ortada yoktur, sorumluluk sahibidir.

Şarkılar akarken iki temel konuyu izleriz, adamın Londra’ya pazarlamak için kızın desteğiyle profesyonel stüdyoda yapacağı kayıtlar ve bu iki kahramanın birbirlerine ısınmasının bizi nereye götüreceği… Ama dakikalar geçtikçe bu iki konuya da “sonuç” değil “süreç” odaklı bakmaya başlarız, filmin duygu dolu sahnelerini içimize çekebilmek ve şarkılardan zevk alabilmek için…

Ve doğallık, belki bağımsız sinemanın olmazsa olmazı, fakat, böyle filmler bana gerçek hayatların da ilginç olabileceğini, gerçek hayatlardaki umutları, hayal kırıklıklarını ve süreçleri anlatmanın sinemanın değerini daha da arttırdığını tekrar hatırlattı…

Her iki oyuncunun filmden sonra artık oyunculuk yapmayacaklarını, müziğe odaklanacaklarını belirttikleri bu harika müzikali izlemenizi öneririm…

,

Yorum yapın

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.