Begin again – Yeniden başla

Begin again” izlenmesi kolay ve akıp giden bir film… Yukarıdan baktığımızda bir konuda uzman birinin zamana karşı tutunması, yeni işbirlikleriyle işine geri dönmesi ama bunu yaparken tamamen geleneksel olmayan yöntemler kullanması anlatılıyor.

Konu müzik sektörü.. Film boyunca sektörle ilgili genel kültürümüz de artıyor. Sadece iyi müzik yeterli değil, stüdyoların yarattığı kurallar bütününe de uymak gerekli. Burada kendi şirketini kurmuş ama sonra tutunamamış Dan’in (Mark Ruffalo ) bir akşam tesadüfen dinlediği ve büyük yeteneğini keşfettiği Gretta (Keira Knightley ) ile karşılaşması filmin açılışını oluşturuyor. Aynı sahneyi bir Gretta’nın deneyiminden, sonra da Dan’in gözünden izliyoruz. Dan’in Gretta’yla birlikte çalışma isteğini belirtmesinden sonra Dan’in geçmişini, ailesiyle olanları ve eşzamanlı olarak Gretta’nın artık yıldız olmuş erkek arkadaşıyla aralarında geçenleri izliyoruz. Ana hikaye ise, stüdyoların istediği ödemeyi bulamayan ve Gretta’nın yeteneğini stüdyoya kabul ettiremeyen Dan’in, albüm yapalım ve bunu sokak sesleri ile yapalım demesi ve bunu uygulamaları… Yan rollerdeki aktörler de bence çok iyi performans göstermişler, özellikle Gretta’nın arkadaşı rolündeki James Corden iyi iş çıkarmış.

Filmde beni etkileyen bölümler, oradan buradan toplanan “saz arkadaşları” ile geleneksel düzene karşı ama müziğin gücünü yansıtmaya çalışan bir grup insanın “doğal arka seslerle” birlikte albümü kaydettikleri sahneler oldu, çok beğendim. Dan’ın kızına Gretta’nın olumlu etkisi de yan hikaye olarak hoşuma gitti. Yani “yerleşik düzen” ne derse desin, hala “bir yol var!”… Keira’nın sesi de çok güzelmiş. Duymak iyi oldu.

Yorum bırakın

Unutursam fısılda

“Unutursam Fısılda” Alzeimer hastalığına yakalanmış ve 70’li yıllarda Pop yıldızı olmuş “Ayperi”‘nin (Hümeyra ve Farah Zeynep Abdullah) hikayesi… Çağan Irmak bu projeyi düşünüp bir kenara koymuş ve sanırım zamanı ve imkanları bir araya gelince ortaya çıkarmış. Film bir müzikal de denebilir, zira Ayperi’nin şarkı söyleme tutkusu ve Tarık’a aşkı ile evden ayrılmasından sonra tüm öykü müzikler etrafında dönüyor. Bu da aslında izleme kolaylığı sağlarken filmin hikayesini de güçlendiriyor. Filmde Hümeyra ve Işıl Yücesoy iki kardeşin bugünkü hallerini canlandırıyorlar, her ikisi de çok güçlü oyunculuk sergilemişler.

 

 

Filmde çokca görülmüş bir ünlü olma hikayesi anlatılırken sahneler hoş bir doğallık, bir sahicilik yansıtıyor. Özellikle müzikler etkileyici, film için kapsamlı bir albüm ortaya çıkarılmış, Farah Zeynep ise şarkıları ustalıkla seslendirmiş. Albüm ve şarkılar için Kenan Doğulu’nun kutlanması gerek diye düşünüyorum. Batılı örneklerinden aşağı kalmayacak şekilde, filme özel bir şarkı bütünü oluşturulmuş, özgün bir albüm yaratılmış. Enteresan olan bugünün beğenisine göre değil, 70’lerde ünlü olacak Ayperi’nin söyleyebileceği türden eserler yaratılmış.

Yine sonucun değil, sürecin yavaş yavaş sindirilerek izlenebilecek bir film… Ayperi’nin filmin sonunda ablasının hakkını teslim edişi, ve bunu “herşeyi unutmak üzereyken” yapışı yakışmış, güzel bir son olmuş. Bir taraftan eğlenceli, bir taraftan ilham verici ve aynı zamanda müzikleriyle hoşça vakit geçirtecek bir film, tavsiye ederim.

, , , , , ,

Yorum bırakın

Siyah Beyaz

Siyah Beyaz sakin bir Türk filmi, 5 arkadaşın hikayeleri anlatılıyor.

Siyah Beyaz 24 yıllık bir bardır ve 5 arkadaş burada bir araya gelir, sohbet edip içki içerler. Taner Birsel (Faruk) barın sahibidir, bir köpeği var, ve hayatını barla birleştirmiş. Barı kapatma planı filmin ana hikayelerinden birini oluşturuyor. Tuncel Kurtiz (Ahmet Nihat) bir komünist, ihtiyar, pek çok hoş hikayesi var, kafasına eseni yapmayı seviyor. Tuncel usta tabii ki, sakin ama güzel bir oyunculuk sergilemiş, takip edilesi & ilham verici sahneleri var. Erkan Can (Muzaffer) hukuk fakültesi mezunu ama hiç avukatlık yapmamış, fakültedeki sevgilisinin resmini 26 yıl cüzdanında taşımış, içine kapanık 50’li yaşlarında bir adam. Erkan Can harika oynuyor, o da içerikten bağımsız izlettiriyor kendini. Nejat İşler (doktor) olarak sakin, munis bir görüntü çiziyor, cerrah olarak insanları tedavi ediyor ama hastane dışındaki ilişkilerinde başarısız, karısı onu terk ediyor. Şevval Sam (Ayten) bu beşlinin tek kadın üyesi, onların kız kardeşi gibi, kendine güvenen, ama aynı zamanda kırılgan bir hali var.

Film ana birkaç hikayede ama ağır ağır ilerliyor. Eğer içine girebilirseniz, aslında akıp gidiyor da denebilir. İyi oyuncuların filmin senaryosu fazla bir şey anlatmasa da filmi alıp götürebildiğinin bir kanıtı bu film bence. Yine sonuçtan çok süreçle ilgili düşündürüyor insanı, başarıyor da bunu. İzlenebilir.

, , , , ,

Yorum bırakın

Her

“Her” etkileyici bir film, insanı düşündürüyor, tekrar izletiyor, akıp gidiyor. Konusuna da ilgi duyduğunuz filmleri yavaş izlemek istersiniz ya, bu da öyle işte.

Ana karakterimiz, aşık olduğu, hep iyi hatırlayacağı karısı ile boşanma sürecindedir, gelecekte bir zamanda artık bilgisayarlarla iletişim sadece komutlarla olmakta, her şey daha kolaylaşmış görünmektedir. e mailler kulağa takılan bir küçük aparatla evdeki bilgisayar tarafından okunup sesli komutlarla cevaplanmaktadır. Theodore kendilerini güzel ifade edemeyen insanlar için mektup hazırlayan bir online şirkette yazar olarak çalışmaktadır. Evi güzel, parası var, ama mutsuz.

Bir gün tesadüfen yeni bir işletim sisteminin reklamını görür, bu yeni OS gelmiş geçmiş en karmaşık yapay zekadır ve bir “insana” istediği her şeyi verecektir. Theodore OS’i satın alır… Kurulum sırasında verdiği kararla da OS dişi bir sese bürünür. (Filmin başarısında önemli yere sahip Scarlett Johansson.) İlk iletişimlerinden itibaren bu diyalog ilgi çekici ve gitgide derinleşiyor. Samantha (OS’in ismi) aynı bir insan gibi konuşmakta, ilginç duygu durumlarını tanımlamakta, hayat dolu olup sürekli yeni şeyler öğrenmekte ve Theodore’a yakınlaşmaktadır. Bu arada Theodore da Samantha ile her durumda konuşmaktan hoşlanıyor, yakınlık artıyor.

Kısa süre sonra cyber seks de dahil olmak üzere, Theodore ve Samantha bir ilişkiye başlıyorlar, izledikçe bu ilişki üzerine düşünmeye ve ince ayrıntılar üzerinde sorular üretmeye başlıyorsunuz. Film bir taraftan bu sorular üzerine düşündürürken, bir taraftan da değme romantik komedi filmlerine taş çıkartacak şekilde ilişkinin yönünün değişmesini anlatıyor bizlere.. Sonuçta yakın noktalara geliyoruz… İkili ilişkilerde bilişsel uyum ne kadar önemlidir? Bir taraf “ilerlerken” diğerinin çok önüne geçmişse, o ilişki nasıl yürür? Her iki kişi her gün öğrenerek farklı kişiler haline geldiklerinde hala aşkları ayakta mıdır? Aşk için ten uyumu mu, düşünsel uyum mu önemlidir ve sürekliliği sağlar… Tüm bu soruları düşünmek ve tartışmak için güzel bir fırsat!

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Cennetten çok uzakta – Far from Heaven

Cennetten çok uzakta filmi 2002 yapımı, ancak 1957 yılında geçiyor. Öncelikle gerçekten müthiş bir gerçeklik duygusu yaratılıyor. ABD’de varlıklı bir aile, çocukları ve kocası için çırpınan bir kadın ve iki çocuk yardımcılarıyla birlikte yaşıyorlar. Kadın (Julienne Moore) kocasına bağlı, disiplinli, sevgi dolu bir kişilik çiziyor. Bahçıvanları ölünce yerine oğlu (Dennis Haysbert) işi devralıyor ve kadın ile aralarında bir diyalog gelişiyor.

Film bu açılıştan sonra iki eksende ilerliyor. Biri, kadının kocasını (Dennis Quaid) ofisini ziyaret ettiği bir sırada başka bir adamla ihtiraslı bir şekilde öpüşürken yakalaması, diğeri de siyahi bahçıvanıyla samimiyeti ilerletmesi… Her iki eksende de kadın zor deneyimler yaşıyor, o zamanlar eşcinsellik hastalık kabul edildiği için, kocasını doktora götürüyor, ona eşlik ediyor, destek oluyor, ve bu “hastalıktan” kurtulması için çaba gösteriyor. Bu çabalar pek yerini bulamaz, adam bunalıma düşerken kadın da bahçıvanının rahatlatıcı birlikteliğinde heyecanı yaşıyor. Toplumda büyük tepki alan bu yakınlaşma kadının kocasıyla olan sıkıntısından kaçma yolu oluyor ama çözüm olamıyor.

Hikaye sakince, dikkatlice, yavaşça anlatılmış. Buna rağmen büyük bir iştahla izletiyor kendini. Her sahne ince ayrıntılarına kadar işlenmiş, her eşya, her renk dikkatlice düşünülmüş. Özellikle buz mavisi renginin kullanımına bayıldım. Sonbahar renkleri çok çeşitli pastel renklerle yansıtılmış. Julienne Moore’ın kıyafetleri göz alıcı. Yine Julienne Moore tüm bu duygu karmaşasını çok iyi bir oyunculukla yansıtmış, ben hayran oldum. Duyarlı bir hikayeyi çok içtenlikle anlatan, yapımına büyük özen gösterilmiş ve insanı düşündüren harika bir film, tavsiye ediyorum.

, , , , , ,

Yorum bırakın

Sıradan İnsanlar

Bu film abisini trajik bir kazada kaybeden bir gencin hayatla ve ailesiyle verdiği mücadeyi, tutunamayışını ve ilerleyişini anlatıyor. Özellikle annesiyle ilişkisini izlemek çok tatmin edici bir seyir sağlıyor.

Annesi ölen abisini hep daha çok sevmiş, ve onun ölümünden sonra kalan çocuğa karşı hep soğuk davranmış. Çocuk da annesiyle diyaloğunu bir türlü tutturamıyor, biz uyuşamıyoruz diyor ama sebeplerine girmiyor. Baba karakteri de oğlunun sağlığını düşünen, uzlaşma yanlısı ama karısının içinde bulunduğu ruh halini de sezemeyen bir davranış sergiliyor. Bu arada gencimiz bir kızla yakınlaşıyor, bu onu hayata bağlıyor. Bu ikilinin diyalogları da çok ilginç / hoş. Annenin sadece etrafın düşüncelerine önem vererek yaşaması, oğluyla hiç sağlayamadığı empati filmin sürüklenen & çözülmeyen çelişkisi halini alıyor. Bu arada gencimiz (Conrad) bir psikiyatriste gitmeye başlıyor ve bu diyalog ona duygularını dinlemediğini, tümünü bastırdığını, aslında onları açığa çıkarsa, kendini suçlamaktan da vazgeçebileceğini hatırlatıyor. 1981 yılında 4 Oscar kazanmış, özellikle kendini suçlayan ruh halini oynarken Timothy Hutton’un yıldızlaştığı film, 2 saat dünyadan uzaklaşmak ve insanların duyguları üzerine düşünmek için izlenebilir.

, , ,

Yorum bırakın

Wit

Wit filmi 48 yaşında başarılı bir İngiliz Edebiyatı profesörü Vivien Baring’in kanser olduğunu duymasıyla başlıyor. Ne yazık ki kanser ilerlemiştir ve 4. evrede olduğu için ağır bir kemoterapi tek yol olarak görülür. Wit filmi Dr. Bearing’in hastanedeki yolculuğunu anlatıyor.

Dr. Bearing (Emma Thompson müthiş bir oyunculuk sergiliyor) ailesinin tek çocuğu, kelimelerle dolu bir hayat yaşamış. Kanser hayatına ilk girdiğinde sanki ona ulaşamıyor, sanki dışarıdan izliyor, ona hiçbirşey olmayacak gibi. Ama zaman geçtikçe, kemoterapi dozu arttıkça yan etkilerle birlikte kendini daha çok yalnız hissetmeye başlıyor. Etrafında onun daha önce öğrencisi olmuş Dr. Jason ve arkadaş canlısı bir hemşire var. Dr. Bearing sürekli durumu analiz ediyor, ölüm fikrini aklında tutarak sanki bir günlük tutuyor. Babasıyla ilişkisinde kitapların araya girişini, kelimelere olan ilk aşkını hatırlıyor, medikal terimleri öğrenmeye girişiyor. Zamanla bir hesaplaşması da var, zaman algısı değişiyor, zaman ağırlaşıyor, havada asılı kalıyor ve ağırlaşıyor.

Kemoterapi ilerledikçe Dr. Bearing etrafındaki insanlarla konuşma ihtiyacı hissediyor, Dr. Jason ile kanser üzerine bir sohbete girişmişken, hemşire ile de konuşma ihtiyacı hissediyor. Bu sırada tedavisi ile ilgili şüpheye düşüyor ve korkmaya başlıyor, kendine olan güveni birdenbire düşüyor, o soğuk kadın birden bire hemşireye sarılarak ağlamaya başlıyor. Artık her şeyi analiz etmenin zamanı değil, dediği gibi artık basitliğin ve merhametin zamanıdır. Tam bu duygular içinde DNR (Do not Rescuciate – kalp durduğu zaman yeniden çalıştırmayın talimatı) veriyor.

Filmin bir ilginç ve “film gibi” tarafı da Dr. Bearing zaman zaman etrafında olup bitenleri bırakıp kameraya ve izleyenlere dönüp konuşuyor. Bu bir taraftan sinema tekniğine göre suni gibi görünürken bir taraftan da sahne dışına çıkıp karakterin duygu ve düşüncelerini duymak bakımından fayda sağlıyor, hoş olmuş. Hele karşımıza bir kelime ustası varken.

Kanser, yaşam, ölüm, zeka, kelimeler, zaman gibi konularda düşünmek ve şiirsel olarak yazılıp çok iyi oynanmış bir film izlemek isterseniz, tavsiye edebilirim.

, , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: