My Sister’s Keeper – Kız Kardeşimin Hikayesi

Geçen gece “My Sister’s Keeper” filmini izledik, önce yavaş takip ederek, sonra hüzünlenerek, sonra da filmin yapılış biçimine ve öyküyü anlatma biçimine dikkat ederek…

Biraz hikayeden bahsedeyim, tek tek karakterleri tanıyoruz, normalden farklı bir yaşam sürmek zorunda kalmış bir aile, üç çocuk var, en büyük kız kan kanseri ve yoğun bakım gerektiriyor, ortanca erkek ve en küçük bir kız daha. Kısa sürede geri dönüşlerle ve en küçük kızın anlatımlarından, küçük kızın tüp bebek yöntemiyle ablasının hastalığı süresince gerekecek “desteği” sağlamak üzere yapıldığını öğreniyoruz. Bu küçük kız, kensi isteği dışında ablasının hayatını kurtarmak için büyük ameliyatlar dahil birçok hastane prosedürü yaşamış, filmin başlarında da böbreğini ablasına vermesi söz konusuydu. Ablasıyla ilişkisi her zaman çok iyi, onu seviyor ve durumunu anlamaya çalışıyor.

Günün birinde, bu küçük kız (gelecekte iyi bir oyuncu olacağına garanti gözüyle baktığım Abigail Breslin bir tanınmış avukata (Baldwin) gidiyor ve artık bu duruma dayanamadığını, kendi vücudu ile igili kararları kendisi vermek istediğini ve ablasına böbreğini vermek istemediğini söylüyor ve bu konuda dava açılmasını istiyor. Bu avukatın nedenbu dava için doğru seçim olduğunu da filmin sonunda anlıyoruz.

Film ilerlerken ablanın hastalığını biraz daha ayrıntısıyla öğreniyoruz, günlük hayatlarına giriyoruz, kızın hasta olduğu sırada yaşadığı aşkı üzgün gözlerle izliyoruz. Hikaye ile ilgili daha fazla bilgi vermeyeyim.

Filmi şu açıdan beğendim, çocukların kanser olması ve bunun aile üzerinde etkisi, ve dahası bu hastalıktan son derece kötü etkilenen bir küçük kızın dramını, ve tabii, büyük kızı ölmesin diye kimseyi dinlemeyen anneyi hiçbir melodramatik duygu yaratmayacak şekilde gerçekçi olarak anlatmışlar. Tabii ben de üzüldüm, olaya annenin, büyük kızın ve küçük kızın açılarından bakmaya çalıştım. Hasta kızın yorgunluğunu, ailenin onun etrafında yarattığı sevgi çemberini izledim. Ölümcül bir hastalığı olan bir insana nasıl yaklaştıklarını, özellikle doktorların anneye yaklaşımlarını tarttım, ama hiçbir sahnede “bu da çok saçma olmuş, insanı ağlatmak için özel olarak eklemişler” demedim. Anne rolünde Cameron Diaz iyi bir performans veriyor, ben de yaşlanıyorum galiba, Cameron Diaz benim yaşımda ve artık ergen çocukları olan bir anneyi canlandırıyor🙂

Kısa süren mahkeme sahneleri de iyi kotarılmış, özellikle annenin küçük kızını suçlaması, onu ablasını kurtarması için çok yıprattığını kabul etmesi ama ben buna tüm ailemiz açısından bakıyorum demesi düşündürücüydü. Kendimi bu karakterlerin yerine koymak istemedim, dünyanın en zor durumlarından biri herhalde. Ve de bir diğer çıkarımım şu, biz Türkler ölüme başka türlü yaklaşıyoruz, önce isyan edip, kabullenmeyip, tedbir de almayıp sonradan çok ağlıyoruz, ve birden unutuveriyoruz. Bunun iyisi kötüsü yok, sadece farklıyız işte… Bu yüzden bu filmin aynısını Türk Sineması bu şekilde çekmezdi diye de düşündüm. Tavsiye ederim.

, , , ,

  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: